Çağlar Erbek
1 Ağustos 2015
Business Insider Dergisi uzmanları Temmuz
2014’te dünyanın en güçlü 35 ordusunu gösteren bir liste hazırladılar. Türk
Silahlı Kuvvetleri (TSK) bu listeye göre dünyanın en güçlü 8. ordusu olarak ilk
10 içerisinde yer aldı. Listenin 2015’te de büyük oranda geçerliliğini koruduğunu
söylemek mümkün.
Tablo incelendiğinde Türkiye’nin
Japonya ve Güney Kore gibi güçlü ülkeleri dahi geride bıraktığını görüyoruz.
Hatta 5,6 ve 7. Sırada yer alan Büyük Britanya, Fransa ve Almanya’dan daha
fazla asker sayısına ve konvansiyonel silaha (tabloda tank sayıları verilmiş)
sahip olduğu anlaşılıyor. Nükleer silahları dikkate almazsak (Almanya’da da
Türkiye gibi nükleer silah bulunmuyor) bu üç büyük Avrupa ülkesinin bizden önde
olmasının en büyük nedeni ayrılan bütçelerdir. Yani Türkiye savunmaya ayrılan
bütçesini artırdığı ve TSK’nın donanımını geliştirdiği takdirde (örneğin uçak gemisi
vd.) bu üç ülkeyi geçerek ilk 5’e girmesi işten bile değil.
ABD’nin birinci olduğu listede 2,3 ve
4. sıralarda sırasıyla Rusya, Çin ve Hindistan gelmektedir. Yani ilk 5’te
Sadece 2 Batı ülkesi (ABD ve Büyük Britanya) varken 3 doğu ülkesi yer
almaktadır ki 4. sıradaki Hindistan’la 5. sıradaki Büyük Britanya arasında bile
uçurum olduğu görülmektedir.
![]() |
Kaynak: businessinsider.co.id |
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile sona
eren “Soğuk Savaş” dönemi ardından TSK’nın NATO için oynadığı rol de büyük
oranda değişmiş oldu. Hem NATO hem de TSK için öncelikler değişti. NATO
açısından artık doğu cephesinde, Rusya sınırında güçlü bir Türk ordusuna
duyulan ihtiyaç ortadan kalkmıştı. Türkiye açısından ise özellikle Orta Asya ve
Kafkasya’da bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile birlikte siyasi,
kültürel ve ekonomik alanlarda olduğu gibi askeri alanda da yüzünü daha fazla doğuya
dönme ihtiyacı doğmuştu. Bağımsızlığını henüz kazanmış olan Türk Cumhuriyetleri
ile askeri alandaki işbirlikleri her geçen gün biraz daha artırılmış, kardeş
ülkelerin subayları ülkemize gelerek TSK tarafından eğitilmeye başlanmıştı.
Bir yandan NATO tarafından büyük ve
güçlü bir TSK’nın varlığı sorgulanırken bir yandan da AB’ye giriş süreci bizzat
Müttefik ülkeler tarafından sürekli engeller çıkarılarak uzatılıyordu. Türkiye’nin
samimi çabalarına ve kayda değer performansına karşın Sovyetler Birliği
egemenliğinden henüz yeni kopan ve henüz bağımsızlığına kavuşan irili ufaklı
Avrupa ülkelerine gösterilen hoşgörü ve desteği bir türlü elde edemedi.
Türkiye uzun yıllar önce koyduğu AB hedefi
için ne kadar çabalarsa çabalasın hep kalın duvarlarla karşılaşıyordu. Türkiye
açıkça oyalanıyordu ve bunu ilk gören ve ilk tepki gösteren TSK’nın üst
kademesi oldu. Gerek NATO gerekse AB’nin olumsuz yaklaşımlarının farkına varan
üst kadrolar Türkiye’nin yüzünü doğuya çevirmesini, Türk Cumhuriyetleri’nin
yanı sıra Rusya, Çin, Hindistan, İran vd. ülkelerle işbirliğinin artırılması gerektiğini
yüksek sesle dillendirmeye başladılar.
TSK oyunu herkesten önce fark etmişti.
Türkiye uzun yıllardır NATO üyesiydi. TSK kurmayları uzun yıllardır
mevkidaşları ile birlikte mesai yapıyorlardı ve onları çok iyi tanıyorlardı. NATO
ve AB soğuk savaş yıllarının aksine artık büyük ve güçlü bir TSK’nın varlığından
rahatsızlık duyuyordu. Oysa genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafyada her
türlü bataklıktan uzak durması ve ayakta kalabilmesinin en temel nedenlerinden
biri güçlü bir orduya sahip olmasıydı. TSK’nın zayıflatılması Türkiye’nin
zayıflatılması ve ulusal varlığının tehlikeye girmesi anlamına gelmekteydi. TSK
en baştan beri bunun bilincindeydi.
Şimdi buraya kadar yazdıklarımıza bir
de Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve üye ülkelerin (Özellikle Rusya ve Çin)
Türkiye ile daha güçlü ilişkiler geliştirme kararlılığını ekleyelim. Ekonomik
ve siyasi ilişkilerin yanı sıra askeri alanda da işbirliğinin artma eğilimi
göstermesi (örneğin Çin’den hava savunma sistemi alınması adımı) elbette ki Batı
tarafından hiç hoş karşılanmadı. Bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan
tarafından Türkiye’nin ŞİÖ’ye katılma arzusunun dile getirilmesi Batı açısından
bir başka tehlike sinyali olarak algılandı.
Devam edersek birçok önemli dönüm
noktalarına, kopuşlara değinebiliriz. Ama konuyu fazla dağıtmadan meselenin
özüne dönecek olursak: TSK’ya karşı yapılan Ergenekon, Balyoz, Casusluk vd. birçok
operasyonun (Hükümetin ifadesi ile “Kumpas”ın) bizzat NATO ve AB’deki
müttefiklerimizin planlaması, koordinasyonu ve onayı olmadan gerçekleştirilebileceğini
düşünmek en hafif tabiri ile saflık olur.
Dünyanın 8. büyük askeri gücü olan
TSK’yı zayıflatmak için bir yandan enerjisinin ve kaynaklarının büyük bölümünü etnik
milliyetçi ve kökten dinci örgütlerle mücadeleye harcaması sağlanırken; diğer
taraftan yukarıda bahsedilen türden kurgulanmış operasyonlarla yıpratılması, yazılı
ve görsel basında ve akademik çevrelerdeki işbirlikçileri ile de itibarının
sarsılması ve direncinin kırılması hedeflenmiştir.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den
koparılacak topraklarla NATO ve AB güdümünde yeni bir devlet kurma planı adım
adım yürürlüğe konmuştur. Bu hedefin Irak ve Suriye ayağı hemen hemen
tamamlanmıştır. Ancak nihai hedefe ulaşılmasında iki önemli engel vardır:
Türkiye ve İran.
İran’a karşı içeride silahlı
muhaliflere karşı verilen destekler başarısızlıkla sonuçlanmış, ardından
nükleer silahlanma gerekçesi ile uluslararası yaptırımlarla köşeye
sıkıştırılmaya çalışılmıştır. Yakın zamanda varılan anlaşma ile İran kendine
karşı yürütülen uluslararası operasyonlara karşı şimdilik de olsa ciddi bir
başarı elde etmiş görünüyor.
Türkiye’ye yönelik operasyonlar ise
çok daha kapsamlı ve çok daha karmaşık. Bölgede destekledikleri silahlı gruplar
eliyle dünyanın 8. Büyük ordusunu dize getirmeyi amaçladıklarını düşünmek
ahmaklık olur. Bunu yapamayacaklarını çok iyi biliyorlar. O nedenledir ki
birçok koldan saldırıyorlar. Bir yandan TSK’yı içten ve dıştan yıpratmaya ve zafiyete
düşürmeye çalışırken de diğer yandan siyasi yollardan hedeflerine ulaşmayı
amaçlamaktadırlar. Bunun psikolojik ve sosyolojik koşullarını oluşturma
çabalarına yönelik yaptıkları algı operasyonları bunun en çarpıcı örneğidir.
Bölge halkları ne NATO’nun ne de AB’nin
umurunda değildir. Onların tek önceliği bölgedeki çıkarlarıdır ve o çıkarlar
için herkesi kullanmaktan ve yok etmekten çekinmezler. Bölgede güç ve iktidar
hayaline kapılarak bu emperyalist güçlerle işbirliği yapanlar bilmelidirler ki
güçlü bir TSK yalnızca Türkiye için değil onlar içinde güvencedir. TSK’nın
gölgesi dahi bölgenin üzerinden kalksa hiç birinin uzun süre yaşama şansı
kalmayacaktır. Emperyalizmin kullandığı yapıları tasfiye etme konusundaki
sicilini bilmeyenler için felaket kaçınılmazdır.
Güçlü bir TSK sadece Türkiye’nin
ulusal güvenliği ve geleceği açısından değil tüm bölge halkları ve Türk
Cumhuriyetleri açısından da yaşamsal öneme sahiptir.
NATO ve AB’deki müttefiklerimizin:
- Kendileri savunmaya Türkiye’den kat kat fazla bütçe ayırırken Türkiye’nin savunma bütçesini eleştirip, azaltması gerektiğini söylemeleri bundandır.
- Kendileri bünyelerinde büyük bir ordu barındırırken Türkiye’nin asker sayısını azaltması, profesyonel askerliğe yönelmesi gerektiğini söylemeleri, sık sık bedelli askerliği ve vicdani retçiliği gündeme getirtmeleri bundandır.
- Kendi karanlık işlerine bakmadan TSK’yı karalamaları, başına çuval geçirmeleri, sahte operasyonlarla felç etmeye, halkla arasındaki tarihi ve güçlü bağı koparmaya çalışmaları bundandır.
- Demokratikleşme, açılım, çözüm süreci vb. projelerin milli bir proje olarak geliştirilmesi ve amacına uygun biçimde uygulanması elbette ki ülkenin yararınadır. Ancak bu süreçleri bahane ederek kendine yönelik saldırılara karşılık veren TSK’ya tepki göstermeleri ve eli kolu bağlı biçimde kışlaya hapsedilmesini istemeleri bundandır.
Müttefiklerimiz TSK’nın bölgedeki
planlarını gerçekleştirmede en büyük engel olduğu görüşündedirler. Yıllardır AB
kapılarında oyaladıkları, onuruyla oynadıkları, NATO’daki pozisyonunu
zayıflattıkları Türkiye’nin ŞİÖ’ye üye olmasından ve TSK’nın Rusya, Çin ve
Hindistan gibi dünyanın en güçlü orduları ile işbirliğine giderek kendileri
için büyük bir tehdit olmasından korkmaktadırlar.
ABD ve AB’nin gücü asla küçümsenemez.
Ama asla yenilmez değiller. Ya Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı biçimde
bölge ve Türkiye üzerine geliştirdikleri planlarını değiştirecekler, ya da
korkuları gerçek olacak; halkını ve siyasi iradeyi arkasına alan TSK planlarını
altüst edecek.